Cumhuriyetçi Hukukçular Kulübü

9. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali

0

Eren Emre KİŞTİN

Üniversitemizin de destekleriyle bu yıl dokuzuncusuna ev sahipliği yaptığımız Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’ni an itibariyle geride bırakmış bulunuyoruz. Film endüstrimiz ile cüzdanımızın savaş halinde olduğu şu dönemde uygun fiyata lezzetli saatler geçirdiğimiz, haddinden fazla eğlendiğimiz bir haftanın ardından izlemeyenlere tavsiye vermek, izleyenlerle de geriye doğru bir bakış atmak amacıyla bizim bu etkinlikte radarımıza takılan üç filme kısa bir değinmek istedik.

Hapishane Müdürü (The Warden)

Yozlaşmış bir adaletin çözümü insanların kendi adaletlerini sağlama yarışına girmeleri midir, insan kendisinin yargıcı mı olmalıdır?

Yönetmenliğini Nima Javidi’nin üstlendiği, İran yapımı olan bu filmimizde cevabını kitaplarda bulamayacağımız birçok felsefi ve hukuki sorun gayet standart bir biçimde irdelenmiş. Ancak filmi özel kılan nokta bu problemlerin sürekli gözümüze sokulması diyebiliriz sanırım. Filmin her sahnesinde gerçekten üzerine düşünmeniz gereken bir problem olduğunu ve bunun hayatımızın her anında karşımıza çıktığını hissediyoruz. Kaldı ki filmin kurgusal yapısı da bunu kaldırabilecek şekilde dizayn edilmiş.

Filmde boşaltılıp taşınan bir hapishaneden nakliyat sırasında kaçmaya kalkışan bir mahkûmu ve arkasında bıraktığı sorunları görüyoruz. Ve aslında filmin neredeyse tamamı bir hapishanenin içinde geçiyor ancak kamera açıları o kadar güzel kullanılmış ki bir saniye bile mekânın sizi boğduğunu hissetmiyorsunuz. Her şeyden önce sinematografi konusunda çok başarılı bir yapımdan söz ediyoruz çünkü. Hayranlıkla bakakalacağınız sahne tasarımları o kadar fazla ki izlerken altyazıları kaçırmanız çok olası.

Film her ne kadar bazı noktalarda Ortadoğu yapımı olduğunu bize hatırlatmak istercesine gereksiz duygusallaşan karakter kişilikleri ile yer yer ilgi çekicilikten uzaklaşsa da bu sahnelerde bile en azından müziğin durumu toparladığını söyleyebiliriz. Müzikler gerçekten çok iyi seçilmiş ve kullanılmış.

Kadroda haliyle tanıdığımız isimler yok ama oyunculuğa dair bir şeyler söylemek gerekirse çok iyi veya çok kötü olmadığını söyleyebiliriz sanırım. Hissiyatı verme konusunda başarılı ama fark yaratmayan bir ekip ve genel olarak iki ana karakter olan Hapishane Müdürü Jahed ve sosyal hizmetler görevlisi Karimi arasında geçen diyaloglardan oluşan bir senaryo var önümüzde, haliyle filmin büyük bir bölümünde bu ikiliyi görüyoruz. Ve bu karakterlerin filmin başından sonuna kadar yaşadıkları psikolojik değişimler filmde çok güzel verilmiş. Bir saniye bile sırıttığını düşünemiyorsunuz.

Bütün bunları göz önünde bulundurursak önümüzde amaçladığını gayet iyi başaran bir yapım var, izlemeyenlerin en azından bir göz gezdirmesi tavsiye edilir.

                                                                                                                                               7/10

Kimliksiz (Erased)

Ana bir hastanede doğum yapar ancak evrak işleri sırasında bir problem çıkar ve Ana’ya bu problem giderilene kadar hastanede kalması gerektiğini söylerler. Sistemde bir arıza olduğunu düşünerek hastanede kalan ana karakterimiz sorunun aslında çok daha büyük olduğunu daha sonra öğrenir. Ana bilgisayar sisteminden silinmiştir. Ve teknik olarak “yok”tur. Çıkardığı sorunlar sebebiyle hastaneden atılır ve bebeğinden alıkonulur. Kendisi ve aynı durumdaki diğer insanların hakkını aramak, bebeğine kavuşmak için aklına gelen bütün yollara başvurur.

Slovenya’nın Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nden ayrılmasından sonra nüfusunun %26’sını oluşturan ve Eski Yugoslavya’ya bağlı olan vatandaşlarını sistemden silmesini konu alan bu yapımda bu politik gelişmenin faturasının halk tarafından nasıl ödendiğini başından sonuna görüyoruz. Gerek dönem atmosferini yansıtmaktaki başarısı gerekse oyuncuların performanslarıyla film sizi başından itibaren içine çekiyor. Ki zaten hem siyasi hem kişisel açıdan bu kadar kasvetli bir durumu bu kadar başarılı yansıtmak hem yönetmen hem de kast açısından başlı başına bir maharet.

Ama filmin asıl güçlü olduğu yanı senaryosu veya oyuncuları değil kesinlikle. Görsellik ve müzik. Festival filmlerinde bu iki unsura mutlaka hepimiz ekstra dikkat ediyoruzdur. Ve ortalama Hollywood filmleri ile kıyasladığımızda özellikle Avrupa yapımı festival filmlerinin bu konudaki başarısı yadsınamaz. Ancak bazı filmler vardır, sadece çekim teknikleri ve müzikleri ile bile büyüler bizi. İşte Erased kesinlikle onlardan biri. Filme önyargılı bir şekilde giden bizi bile görsel başarısı ile en başından itibaren yakaladı.

Öyle veya böyle, sinemada hikâyeden ziyade nasıl anlattığı ile ilgilenen bir izleyici iseniz ve hala izlemediyseniz Erased kesinlikle listenize eklemeniz gereken bir film.

                                                                                          7/10

Batmadan (Buoyancy)

Bizim izlemekten en çok keyif aldığımız, an itibariyle festivalin en iyi filmi de seçilen Buoyancy. Bu muazzam yapıt hakkında söylenecek çok fazla şey var ve sayfalara sığdırmak mümkün değil. Ama şöyle kısaca değinmeye çalışalım.

 14 yaşındaki Kamboçyalı bir çocuk yeni bir hayat bulma umuduyla evden kaçar ve Taylandlı bir borsacıya satılır. Bir balıkçı teknesine köle olarak alındıktan sonra etrafındaki kölelerin teker teker öldürüldüğüne şahit olur ve hayatta kalabilmek için bazı seçimler yapmak zorunda kalır.

Gelelim bu konunun nasıl işlendiğine. Öncelikle filmin büyük bir bölümünün teknede geçtiğini söylememiz gerek, bu durum anlattığı hikâyenin bir gerekliliği olmakla birlikte, verilmek istenen duygularla ve filmin altında yatan realiteyle gerçekten birbirini tamamlamış vaziyette. Ve aslında bu filmi bu kadar iyi yapan şey de bu. Ki aynı zamanda zulüm gören köleleri, zor durumdaki balıkçıları bir kenara bıraksak bile filmde sürekli olarak göze çarpan bir iyi-kötü mücadelesi var. Ve yine bu mücadele o kadar başarılı işlenmiş ki gözünüzü alamıyorsunuz.

Oyunculuk anlamında harikalar yaratan başrolümüz ile o denli bağ kuruyoruz ki genel olarak donuk bir karakter olmasına karşın bize her sahnede farklı şeyleri sorgulatıyor bu çocuk. Kast için çok iyi bir tercih yapılmış denilebilir.

Görsellik açısından çok fark yaratmasa da ortalama üzeri olarak ele alabileceğimiz bir yapım var elimizde. Filmde sürekli tekrarlanan bazı kilit sahneler var ve duygu bu şekilde sağlanmaya çalışılmış. Gayet başarılı da olmuş. Bunun yanında vahşet teması bu kadar yoğun bir filmi görsel açıdan bu kadar yumuşak tutmaları ve buna rağmen izleyicileri gerektiği yerde rahatsız edebilmeyi başarabilmeleri olağanüstü. Filmde hemen hemen hiç “kan ve iğrençlik” görmüyorsunuz ama bu hissi vermeye çalışan bütün sahnelerde bu hissi iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Filmde okyanusun ortasındaki o yalnızlık hissini güçlendirmek için çok fazla müzik kullanılmıyor, kullanılan müzikler de genelde çok ılık müzikler. Yani işitsel bir şölene maruz kalmıyoruz ama bu sayede film bizde oluşturmak istediği o empati duygusunu kesinlikle oluşturuyor. Film bittikten sonra kesinlikle kendinizi yalnız hissedeceksiniz diyebiliriz.

Ayrıca bu film yaşattığı hissiyat ve karakterlerin iç dünyasını ve gelişimlerini vermekteki başarısı ile gerçekten bir başyapıt. Filmi başı ve sonu arasına ustaca kurulmuş bu karakter değişimi ağı filmdeki sahnelerin her birinin yadırganmasını önleyecek nitelikte. Toparlamak gerekirse biz her hukukçunun izlemesinin gerektiğini düşünüyor ve şiddetle tavsiye ediyoruz.                         

                                                                                                                  8,5/10

0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir