Cumhuriyetçi Hukukçular Kulübü

Cumhuriyet Tarihinde Üniversiteler

+6

Emre ÜLPEREN

‘’Üstelik kimi alakadar eder Niyazi’nin üniversiteden nasıl ve neden atıldığının öyküsü”

Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar

GİRİŞ

Üniversite öğretenle öğrenenin buluştuğu bir topluluktur. Bu buluşma Platon’un MÖ. 4. yy’da kurduğu ‘’Akademia’’ ile başlamış ve birçok tarihsel süreçten geçerek günümüze modern üniversite olarak gelmiştir.1
Kurulduğu günden beri bilginin paylaşıldığı ve üretildiği bir tartışma platformu olan üniversitenin kendisi de her dönemde tartışma konusu olmuştur.
Elbette üniversite, ilk kurulduğu zamandan beri şimdiki anladığımız halde değildi. Belki de Platon’un akademisi ile modern üniversite arasındaki tek benzerlik amaçsal olaraktır. Bu yazıda ben, ülkemizdeki tarihsel sürecini ele alarak Türkiye’de üniversitenin kurumsal gelişimini ve öğrenci olaylarını anlatacağım.

TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTENİN GELİŞİMİ

Türkiye’de yükseköğretimin tarihçesine zaman ve yer olarak bir başlangıç belirmek konusunda bir görüş birliği yoktur. Bunun nedeni üniversite olarak ele alınabilecek olan kurumların hem Türk-İslam devletlerinde, hem de Osmanlı Devleti’nde çeşitlilik göstermesidir.2
Genel olarak Türk yükseköğretim tarihi açısından baskın karakterde olan beş tür yükseköğretim kurumundan bahsedilebilir. Bunlar; Selçuklu ve Osmanlı medreseleri, Enderun okulu, yüksekokullar ve Darülfünun’dur. Medrese Türk-Osmanlı tarihi açısından önem arz etmektedir ve
okutulan yer anlamına gelir. Bu kurumlarda dini bilgiler yanında, matematik, aritmetik, geometri, metafizik, astronomi ve tıpla ilgili dersler okutulmuştur.
Osmanlı Devleti’nde, bilimin ya da bir üniversite geleneğinin olmadığını söylemek yanlış olur. Genel olarak bakıldığında Osmanlı Devleti’nde üniversite geleneği, Fatih Sultan Mehmet’in kurmuş olduğu ve 16 medreseyi kapsayan Fatih Külliyesi’nden itibaren oluşmaya başlamıştır.
Tarihsel gelişimine bakıldığında yükseköğretim kurumlar hem doğuda hem de batıda, belli amaçları olan, daha çok dini nitelikte eğitim veren kurumlar olmuştur. Bilimsel araştırmaların önem kazanması ve yükseköğretimin herkes için açık hale gelmesi ancak Reform ve Rönesans dönemlerinde mümkün olabilmiştir. Ülkemizde ise yükseköğretim ancak 1933 tarihli reform sayesinde kendisinden beklenen toplumsal işlevi bütüncül bir şekilde üstlenmeyi amaçlamış ve bu yolda somut adımlar atılmıştır.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Bir ülkedeki eğitimin amacı ve içeriği, o ülkenin siyasal, toplumsal ve ekonomik durumu ile doğrudan ilişkidir. Önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, üniversiteler her zaman devletle ve siyasetle iç içe olmuştur. O ülkede yaşanan olaylar bir şekilde üniversitelere de etki etmiştir. Ortaçağda üniversiteler kilise ve krallar arasında gelgitler yaşamıştır. Soğuk savaş döneminde Amerika, uzay savaşında üniversiteler daha fazla bütçe ayırmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde yükseköğretimle ilgili reform niteliğinde sayılacak dört yasa çıkarılmıştır. Bunlar, 1933 Darülfünunun İlgası ve Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun, 1946 ve 1973 tarihli Üniversiteler Kanunu ve 1981 tarihli Yükseköğretim Kanunu’dur. Bu kanunlar, çıkarıldığı tarihlerdeki siyasi ve toplumsal olaylarla yakından ilgilidir. Bu kanunların çıkarılmasına giden yoldaki siyasi ve toplumsal olayları ve kanunların getirdiklerini anlatmaya çalışacağım.

1924-1933 arası dönem:

Cumhuriyet tarihine baktığımız zaman, eğitim ile ilgili ilk sistemli hareket, 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi ile başlamıştır. Bu kongrede Mustafa Kemal, o dönemdeki eğitimin durumu ile ilgili gözlem ve deneyimlerini aktardıktan sonra, yapılması gereken işlerin esasları üzerinde durmuş ve ulusak nitelikteki bir eğitimin ilkelerini ortaya koymuştur. Osmanlı Devleti’nin çökmesindeki en büyük etkenlerden birinin de eğitimin niteliğinin ulusal kültüre uygun olmamasından kaynaklandığını belirtmiştir.3 Bu doğrultuda eğitimci Kazım Nami Duru, bir makalesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitiminin dayandığı temel ilkeler hakkında şunları söylemiştir: ‘’Cumhuriyet eğitimi laiktir; Cumhuriyet eğitimi ulusaldır; Cumhuriyet eğitimi halkçıdır; Cumhuriyet eğitimi ekonomiktir; Cumhuriyet eğitimi cinslerin eşitliğine dayanır; Cumhuriyet eğitimi devrimcidir.’’4
Cumhuriyet rejiminin ilk devrim yasası cumhuriyetin ilanını sağlayan yasadır. Bundan dört ay sonra sırasıyla devrim yasaları çıkmaya başlamıştır. 3 Mart 1924’te, 429 sayılı yasa ile Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış, 430 sayılı yasa ile hilafetin ilgası ve Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkartılması düzenlenmiş, 431 sayılı Tevhid-i Tedrisat Yasası ile öğretim birleştirilmiş, bütün okullar Maarif Vekaleti’ne bağlanmış ve medreseler kaldırılmıştır. Tevhid-i Tedrisat yasası o dönemde öğretimin birleştirilmesi adına çok önemlidir. Çünkü Osmanlı Devleti’nde öğretim birliği bulunmadığından halk, eğitim yönünden üç ayrı gruba ayrılmıştı. Bunlardan ilki, medrese eğitimi görmüş olanlar, ikinci grup, devletin resmi olarak açmış olduğu ancak medrese olmayan mekteplerde eğitim görmüş olanlar, üçüncü grup ise, okur-yazar olmayan halktı.5
Üç devrim yasasından hemen sonra 1 Nisan 1924 yılında çıkartılan 493 sayılı yasa ile Darülfünun-u Osmani, ‘’İstanbul Darülfünunu’’ adını almıştır. Bu yasa, cumhuriyet döneminin üniversitelere ilişkin ilk yasasıdır ve darülfünuna bilimsel, idari, ve mali açıdan özerklik tanımıştır.
Darülfünuna kamu tüzel kişiliği ve katma bütçelilik tanınmıştır. Bu özellik önemlidir çünkü, üniversiteler 1933-1946 yılları arası hariç kamu tüzel kişiliği ve katma bütçeli olma haklarını günümüze değin korumuşlardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde üniversiteye tüzel kişilik veren ilk kapsamlı üniversite mevzuatı budur ve özerklik açısından çok önemlidir. Özellikle cumhuriyet döneminde bu yasa yapılırken gerekçesinde söylenen şu sözler oldukça anlamlıdır: ‘’Sorumlu olduğu bilim görevini başarıyla yapabilmesi için devlet müessesesinin yanı başında bilimsel ve toplumsal bir kurum olarak tecelli etmesi, tüzelkişiliğe sahip olması gerekir.’’ Burada devlet kurumunun içinde değil de ‘’yanı başında’’ denmesi üniversitenin özerkliği konusunda bir anlayışı göstermektedir. 1919 yılındaki tüzükle getirilen bilimsel özerklik (ilmi muhtariyet) bu düzenleme ile de korunmuş, akademik personel arasına asistanlar (müderris muavinleri) eklenmiştir.61924 yılında ‘’fakülte’’ sözcüğü de mevzuata girmiş, rektör ve dekan karşılığı olarak emin ve reis sözcükleri kullanılmaya devam edilmiştir. Bununla birlikte idari özerklik ise yine tam olarak tanınmamıştır ve milli eğitim bakanının darülfünunun başı olacağı belirtilmiştir.

1933-1946 arası dönem:

1933 tarihli reformun gerçekleştirilmesindeki en büyük gerekçe artık eski ile hiçbir bağlantısı kalmayan, tamamen yepyeni ve cumhuriyetin gereklerine uygun nitelikte bir üniversite kurulmasıydı. Bu amaçla ilk olarak Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip zamanında, İsviçre’den Prof. Dr. Albert Malche getirilmiştir. Malche, 1932 yılında yükseköğretimin düzeltilmesi gereken yönleri ile ilgili bir rapor hazırlamış ve 29 Mayıs 1932 tarihinde hükümete sunmuştur.
İşte İstanbul Darülfünunu gerek Reşit Galip’in, gerekse Maclhe’nin raporunda belirttiği gerekçelerle ve yetersizlikler nedeniyle kapatılmış ve yerine cumhuriyetin gerektirdiği çağdaş bir üniversitenin kurulması yoluna gidilmiştir. Böylece, 1933 yılında 2252 sayılı ‘’İstanbul
Darülfünunu’nun İlgasına ve Maarif Vekaletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına Dair Kanun’’ ile İstanbul Darülfünunu kaldırılarak yerine İstanbul Üniversitesi adıyla çağdaş bir üniversite kurulmuştur.
O yılların otoriter ve tek partili döneminde kurulmuş olan İstanbul Üniversitesi, özerk değildir. Ancak bu dönemde, özellikle Atatürk döneminde üniversiteye karışılmamıştır.
1933 tarihli reformun getirdiklerini şu şekilde özetleyebiliriz: ilki, üniversitenin tanımı ve amaçları bakımındandır. Bu dönemde üniversite, dünyadaki çağdaş üniversitelerin işlevlerini esas almış ve dünya üniversitelerinin uğraştığı bilgi alanlarında araştırmalar yapmayı amaçlamış, ulusal kültürü ve yüksek bilgiyi genişletme ve yayma kaygısı taşımış, devlet ve ülkenin gereksinim duyduğu nitelikteki insanları yetiştirmeyi amaçlamıştır. Terimlerin Türkçeleşmesi yönünde çalışmalar başlatılmıştır.7 Üniversite sözcüğü ilk kez bu dönemde kullanılmıştır. Emin yerine ‘’rektör’’, şube reisi yerine ‘’dekan’’, müderris yerine ‘’profesör’’, muallim yerine ‘’doçent’’, muallim muavini yerine ‘’asistan’’ kelimeleri kullanılmaya başlamıştır.
Ayrıca bu dönemde, Nazi diktasından kaçan bilim insanları, Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye sığınmışlar ve Türkiye’de üniversitelerin gelişmesin de büyük rol oynamışlardır. Türkçe bilmeyen profesörler, derslerini Türkçe öğrenene ana dillerinde vermişler ve yanlarında çevirmen bulundurmuşlardır.
Ancak 1933 tarihli reform kendisinden beklenen başarıyı gösterememiştir. Bunun nedenleri arasında, çağdaşlaşma adına ülkeye gelen yabancı profesörlerin, darülfünunda özgür araştırma geleneğini yaymalarına karşın, Türkçe bilmemeleri nedeniyle istenildiği ölçüde faydalı olmadıkları
gösterilmektedir. Buna ilaveten, 1933 reformu ile Türkiye’ye gelen ve daha sonra 1952’de ülkeden ayrılan Alman profesör Philippe Schwarz, 1933 reformunun başarılı olamamasının nedenleri hakkında Türkiye’deki kişilik yapılarını temel alan bir açıklama yapmıştır. Schwarz’a göre, 1933 reformunun başarısız olmasının nedeni, birçok Türk aydınının yetersizlik duygusuna sahip olması ve bunun sonucunda da böbürlenerek başarılı olanları çekememesi gibi hislerle hareket etmelerini belirtmiştir.
Bu nedenle aydınlar, bilimsel çalışmalardan çok mevki ve makamlara önem vermişlerdir.8
Yine de, 1933 dönemindeki üniversitenin nihayetinde bir geçiş dönemi üniversitesi olduğu unutulmamalıdır. Üniversite, gerçekleştirilmesi istenilen kültür devrimine hizmet edecek şekilde oluşturulmak istenmişse de, toplumsal sorunlardan uzak kalmaktan kendisini kurtaramamıştır.
Yükseköğretim konusunda sadece İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesiyle yetinilmemiştir. Üniversite reformuyla gerçekleşmesi planlananların pratiğe yansıması için yeni yükseköğretim kurumları açılmıştır. 5 Eylül 1925 tarihinde Ankara’da bir hukuk okulu kurulur. Bunların içerisinde en önemlisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’dir. Ancak bu okul fakülte unvanını 1940 yılında almıştır. 1935’te kurulan Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin açılışı Millet Meclisi’nde, o zamanın Maarif Bakanı Saffet Arıkan’ın sözleriyle duyurulur: “Atatürk’ün yüksek dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara’da bir fakülte açılacaktır” Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin adını Atatürk vermiş, böylece onun bir Edebiyat Fakültesi değil, hem daha geniş hem de hedefleri daha belirli bir kurum olmasını istemiştir.9 Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ileride kurulması planlanan Ankara Üniversitesinin ilk akademik birimi olarak faaliyete başlar. Ankara Üniversitesi kuruluncaya kadar Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyetini sürdürür.
Ayrıca Atatürk, üniversitelerin durumuyla yakından ilgilenmiştir. Tasarısına göre Türkiye’de sadece İstanbul ve Ankara’da değil, doğu vilayetinde de (kendi sözleriyle ‘’Van Gölü sahillerinin en güzel bir yerinde’’) bir üniversite kurulmasını planlıyordu.10 Doğu Üniversitesi planı, 1957 yılında Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nin kurulmasıyla gerçekleştirilmiştir.

1946-1973 arası dönem:

Bu dönem, Türkiye siyasi tarihi açısından oldukça önemlidir. 2. Dünya Savaşı bitmiş, dünyada demokrasi yükselmeye başlamıştır. Türkiye, savaşa girmemesine rağmen içte ve dışta oldukça etkilenmiştir. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada demokrasi yavaş yavaş yükselmeye başlıyordu. Türkiye’de bu dönemde kendisini çok partili hayata hazırlıyordu. Halk, Dünya Savaşı döneminde Türkiye’de uygulanan tedbir ve önlemlerden –erkek nüfusun büyük bir kısmının silah altına alınması, Varlık Vergisi, karneyle ekmek alınması vs.- ve özellikle İnönü döneminin otoriter döneminden bıkmıştı. 1946’da kurulan Demokrat Parti (DP) halk tarafından destek görmeye başlamıştı. İnönü, iktidarın elinden gideceğini sezmeye başlayınca, dünyadaki üniversitelerin durumuna da paralel olarak zaten gündemde olan yeni bir üniversite kanunu çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu kanunun çıkarılmasındaki amaç, o dönemde halen yürürlükte olan üniversite kanununa göre, İstanbul Üniversitesi’nin özerkliğe sahip olmayıp iktidarın elinde olmasından dolayı, iktidar el değiştirince Demokrat Parti’nin üniversitelere rahatça karışabilmesini önlemekti. Bu dönemin sonlarına doğru atılan önemli bir adım CHP’nin çok partili bir sistem getiren demokratik reformlarına paralel olarak, 1946 yılında üniversitelere özerklik verilmesiydi.

Üniversiteler uzun süreli sıkı ideolojik kontrolün ardından devletten özerk bir yapıya kavuştu.11 ; gerçi bu, komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla 1948 yılında Ankara Üniversitesi (kuruluşu 1946) DTCF’den tasfiye edilen üç akademisyen örneğinde görüldüğü gibi (Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes), hemen bir düşünce özgürlüğü getirmedi.12 DP dönemi Türkiye’nin eğitim politikasında pek çok açıdan önemli değişiklikler kaydetmekle birlikte bu değişikliklerin çoğu 1950’li yılların ikinci yarısında gerçekleşti. DP politikalarındaki önemli bir değişim yaygın temel eğitime önem verilmemesi oldu. Bu dönemde köy enstitüleri önce etkisizleştirildi ve sonra kapatıldı.
Cumhuriyetin ilk dönemde devlet, kalifiye eleman eksikliğinden dolayı daha çok mesleki eğitime önem veriyor, ancak küçük ve seçkin bir kesim liseden üniversiteye geçebiliyordu.13 ( 1930 yılında lise sayısı 22 idi; aktaran Emin Alper) Öğrenciler, liselerden mezun olmak için ‘’olgunluk
sınavı’’ denen bir sınava tabi tutuluyorlardı.(Bu sınav DP döneminde kaldırılmıştır.14 ) Yükseköğretime kayıt oranlarındaki ve üniversite sayısındaki artışlar yine 1955 yılından sonra oldu. Özellikle İstanbul ve Ankara dışındaki şehirlerde yeni üniversiteler açıldı. 1955 yılında Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi, İzmir’de Ege Üniversitesi ve 1958 yılında Erzurum’da Atatürk Üniversitesi kuruldu. Ayrıca, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ankara’da Amerikalı uzmanların gözetim ve denetimi altında 1956 yılında eğitime başladı.151950 yılı itibariyle ülke genelinde 25.000 bin üniversite öğrencisi vardı. Bu sayı 1955 yılında 37.000 ve 1960 yılında 65.000’e yükseldi. Türkiye’nin 1960 yılında nüfusu 27.754.820 idi. Eğitim sistemindeki bu değişiklikler yalnızca DP’nin popülist politikalarında kaynaklanmıyordu. ABD’nin 1950’li yıllarda daha açık hale gelen Türkiye üzerindeki etkisi, bu reformların ardındaki temel itici güçtü. Amerika sistemi Avrupa sistemine göre daha az elitistti.
1950’li yılların sonralarına doğru artan DP diktasına karşı halk –özellikle öğrenciler- tepki göstermeye başladı.(o dönemde üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi öğrenciler, ülkelerin geleceği -eliti- olarak görülürdü. Türkiye’de de öğrencilerin toplumsal statüsünün en yüksek olduğu dönem 60 ve sonrası dönemdir.) Özellikle en etkili DP muhalefeti üniversitelerden geldi. Öğretim üyeleri, öğrencilerin 1960 Nisan ve Mayıs aylarında gerçekleşen ve ordunun müdahale etmesine yol açan militan muhalefete zemin hazırlanmasında büyük bir rol oynadı. 28 Nisan’da Beyazıt Meydanı’nda başlayan öğrenci gösterileri,16 27 Mayıs darbesine giren süreci hızlandırmıştır.17

28 Nisan 1960’da Beyazıt Meydanında öldürülen İÜ öğrencisi Turan Emeksiz. Anısına dikilen heykel İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde yer almaktadır.

Türkiye’nin ve İÜ’nün ilk seçilmiş rektörü Sıddık Sami Onar.

Nihayet 27 Mayıs 1960 yılında Milli Birlik Komitesi, yaptığı darbeyle yönetime el koymuş, DP iktidarı düşmüştür. Demokratik 1961 Anayasası’ndan nasibini, üniversiteler de almıştır. Denilebilir ki, üniversiteler en özerk ve demokratik dönemini, 1960-1973 arasında geçirmiştir. 1960 yılında yürürlüğe giren 115 sayılı yasa, 1946 Üniversiteler Kanunu’nun 40 maddesi değiştirmiştir. Bu yasa sayesinde üniversiteler, en özerk dönemini yaşamıştır.18 Ayrıca 1961 Anayasası, 120. Maddesinde ilk defa ‘’üniversite’’ kavramına yer vererek, üniversite özerkliğini anayasal güvenceye kavuşturmuştur:
‘’Üniversiteler, kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulan organları eliyle yönetilir ve denetlenir…’’
Ayrıca, bu maddenin 6. Fıkrasında: ‘’Siyasi partilere üye olma yasağı, üniversite öğretim üyeleri ve yardımcı hakkında uygulanamaz. Ancak, bunlar, partilerin genel merkezleri dışında yönetim görevi alamazlar.’’ Denmektedir. Görülüyor ki, memurlara yasak olan siyasi parti üyeliği, öğretim üyeliği için yasak değildi.19
Özellikle öğrencilerin ve askerlerin yakınlaşması, 60 kuşağının DP’ye karşı CHP ile yakınlaşması da öğrencilerin özerk üniversite konusundaki taleplerinin yerine getirilmesini sağlıyordu.
Ancak öğrenci örgütlerinin askeri rejime yönelik tek muhalefeti ‘’147’likler’’ olarak anılan 147 öğretim üyesinin ‘’tembel, liyakatsiz ve anti-reformist’’ suçlamasıyla üniversiteden tasfiyesiyle ilgiliydi. İhraç öğretim üyeleri listesinin açıkça keyfi olması ve reformist, tanınmış, saygın öğretim
üyelerini içermesi nedeniyle, bu büyük tasfiye tüm ülkede 27 Mayıs destekçileri arasında dahi ciddi tepkilere neden oldu. Birçok öğrenci örgütü bu tasfiyenin onları üzdüğünü beyan etti. Nitekim, bu tasfiyeyi tanzim eden yasa kısa ömürlü CHP-AP koalisyonu tarafından 1962 Mart ayında değiştirildi.20
60’ların sonlarına doğru İnönü’nün, tasfiye edilen DP’lilere karşı daha ılımlı bir politika izlemeye başlaması (Celal Bayar’a af çıkması) sol-Kemalist öğrencilerde hayal kırıklığı yaşatmıştır.


Fransa’da Mayıs ayında başlayan 1968 öğrenci hareketlerinden Türkiye de nasibini almıştır.
Gerçi Türkiye’de öğrenci hareketleri 1960 öncesi de vardı, ancak 60 darbesi ile birlikte bu hareketler dinamik kazanmış ve zamanla artmıştır. 1965 sonrası ise sol-Kemalist öğrencilerde sosyalizme kayma görülmüştür. Özellikle Doğan Avcıoğlu yönetimindeki YÖN Dergisi, ardından FORUM Dergisi ve Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasıyla birlikte sol ivme kazanmış ve fraksiyonlara ayrılmıştır.
1965 yılında Demokrat Parti’nin devamı sayılan Adalet Partisi seçimlerde en çok oyu alarak iktidara gelmiştir. Bu dönemden sonra iktidar, yükselen sol öğrenci hareketlerine karşılık olarak sağ cenahta bir tepki uyandırtmak istemiştir. 1965-1968 arasında çok olay görülmese de, 1969’dan sonra sağ-sol çatışmaları artmaya başlamıştır.
Solcu öğrencilere karşı polisin şiddetini artırması,21 ayrıca Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP, MHP’nin öncülü) komando kamplarını kurması ve Demirel Hükümetinin sağcı hareketleri meşrulaştırması öğrenci çatışmalarını daha da artmıştır. 1969’dan sonra öğrenciler siyasette meşru çizgiden kayıp sol fraksiyon Milliyetçi Demokratik Devrim’e(MDD) kaymaya başlamıştır. Bu tarihten öğrenciler arasındaki siyaset, kampüs siyasetinden çok gerilla hareketine dönüşmüştür.22
Şiddet olaylarının bu denli artmasından dolayı öğrencileri geleceğin elitleri olarak gören halkın gözünde de öğrenciler masumiyetleri kaybetmeye başlamıştır.
Sol sadece öğrenciler arasında değil, köylü ve işçi sınıfı kesiminde de yükselmeye başlamıştır. 1970 yılında 15-16 Haziran olayları yaşanmıştır. Bu, cumhuriyet tarihinde görülen en büyük işçi
hareketlerinden biridir. Nitekim bu dönemin sonunda, 12 Mart 1971 tarihinde orduda da sol cenahın artmaya başladığı düşünülmüş ve Demirel hükümetine bir muhtıra verilerek hükümet düşürülmüştür.

1973-1981 arası dönem:

Öğrenci hareketlerinin sembol isimlerinden Deniz Gezmiş.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Türkiye’de üniversiteler her zaman
toplumsal ve siyasal olaylardan etkilenmiştir. 70-80 arası dönemde kutuplaşma ve siyasal şiddet hat safhadaydı. Her gün sokak çatışmaları gerçekleşiyor, sağ ve sol cenahtan kayıplar veriliyordu.
Türkiye’de yükselen şiddet olaylarının sonucunda 12 Mart’ta verilen muhtıra ile bu olaylar dizginlenmek istenmiştir. Bu muhtıradan üniversiteler de nasibini almıştır. Nitekim, 1973’te çıkarılan yeni Üniversiteler Kanunu ile birlikte üniversitelerin özerkliği kısıtlanmıştır.
1973’te çıkarılan yeni Üniversiteler Kanunu’nda; ‘’Üniversiteler, devletin gözetimi ve denetimi altında, kendileri tarafından seçilen organları eliyle yönetilir. Özel kanuna göre kurulan Devlet Üniversiteleri hakkındaki hükümler saklıdır.’’ denmektedir. (Bu maddenin değişiklikten önceki
hali yukarıda, 1946-1973 döneminde verilmiştir)

Mümtaz Soysal’a göre, ‘’1971 değişiklikleri, (1961 Anayasası’nda 1971 ve 1973 yıllarında değişiklik gerçekleşmiştir) üniversitelerin özerkliği ilkesini saklı tutar görünüp aslında bu kuruluşları devletin , daha doğrusu iktidarın gözetimi ve denetimi altına sokulmuştur.’’23
1973 reformunda Bakanlar Kurulu’nun belli koşullar altında üniversite yönetimlerine el koyabileceği, geçici olarak öğrencileri, yöneticileri ve öğretim üyelerini görevden alabileceği düzenlenmiştir. 1973 reformunun üniversite anlayışında gerçekleştirdiği değişiklikler, idari özerkliğin eskiye oranla belli koşullar altında daraltılmasıdır.

1981 sonrası dönem ve Yükseköğretim Kurulu(YÖK):

YÖK’ün kurucusu ve ilk başkanı İhsan Doğramacı. Doğramacı, aynı zamanda Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi Bilkent Üniversitesi’nin kurucusudur.

1980’li yıllar tüm dünyada yeni bir dönemin, küreselleşme döneminin başladığı ve neo-liberal politikaların yaygın olduğu bir dönemdir.
Bu durum haliyle üniversiteleri de etkilemeye başlamıştır.
Yukarıda bahsedildiği gibi Türkiye’de siyasal şiddet ve kutuplaşma çok fazlaydı. Nitekim 12 Eylül 1980’de Kenan Evren yönetimindeki Milli Güvenlik Konseyi ülkenin yönetimine el koydu. Demirel hükümeti görevden alındı ve anayasa uygulamadan kaldırıldı.1982 yılında yeni anayasa kabul edildi.
1981 tarihli Yükseköğretim Kanunu, aynı zamanda Yükseköğretim Kurulu’nu (YÖK) kurmuştur. Bu kanunla birlikte üniversiteler, kendilerine ait kanunlardan mahrum kalmış ve hepsi YÖK çatısı altında toplanmıştır.
Her zaman tartışma konusu olmuş 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 1. Maddesinde: ‘’Bu kanunun amacı; yükseköğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek ve bütün yükseköğretim kurumlarının ve üst kuruluşlarının teşkilatlanma, işleyiş, görev, yetki ve sorumlulukları ile eğitim-öğretim, araştırma, yayım, öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personel ile ilgili esasları bir bütünlük içinde düzenlemektir.’’ yazmaktadır.

1982 Anayasası’nda üniversiteler (yükseköğretim adı altında) 130. Maddede düzenlenmiştir:

130/1: ‘’ Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitimöğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler devlet tarafından kanunla kurulur’’
130/2: ‘’ Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.’’
130/5: ‘’ Üniversiteler ve bunlara bağlı birimler, Devletin gözetimi ve denetimi altında olup, güvenlik hizmetleri Devletçe sağlanır.’’
130/6: ‘’Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır.’’

Burada sadece üniversite için anayasada bahsedilen birkaç maddeyi ekledim. Açıkça görülüyor ki, üniversiteler 1980’den sonra büyük oranda devlet denetimine girmiş ve özerkliğinden mahrum bırakılmıştır. Üniversitelerin 1982 Anayasası’nda yalnızca bilimsel açıdan bir özerkliğe sahip olacağı belirlenmiş ve kuruluş, işleyiş, iç yapıları gibi birçok alanın yasama organı tarafından bir kanun ile düzenleneceği hükme bağlanmıştır.24

ÜNİVERSİTEYE DARBE: 1402’LİKLER:

12 Eylül döneminde sayıları 5 bini bulan kamu görevlisi 1402 sayılı yasa ile işlerinden oldu. 1402’likler deyimi daha çok üniversiteden uzaklaştırılan öğretim elemanları ile özdeşleşse de, tiyatro oyuncularından ilkokul öğretmenlerine çok farklı kesimlerden kamu çalışanının uğratıldığı mağduriyetin adı oldu.
Milli Güvenlik Kurulu 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na bir ek yaparak komutanlıklara, kamu kurumu görevlilerinin işlerine son verebilmesini isteme yetkisi tanıdı. Bu yetki tüm kamu görevlilerini kapsamasına rağmen “1402”likler adı kamuoyunda daha çok üniversitelerden
uzaklaştırılan öğretim elemanları için kullanıldı.

Türkiye’de ne zaman muhalefet olsa uygulanan ve popülerleşmiş bir taktik ile bu kişilerin komünist ve solcu oldukları, 12 Eylül askeri darbesine ve YÖK’e karşı çıktıkları için sıkıyönetim komutanlıklarının isteği doğrultusunda görevlerine son verildiği iddia edildi. Çeşitli üniversitelerde
görevine son verilen öğretim üyesi ve araştırma görevlisi sayısının 15 Kasım 1982’de 148’e ulaştığı açıklandı. Bu kişilerden bazıları: Bülent Tanör, Korkut Boratav, Mete Tunçay, Server Tanilli, Yalçın Küçük, Şevket Pamuk, Yakup Kepenek, Emre Kongar, Oruç Aruoba, Ömer Madra, Sencer Divitçioğlu, Rona Aybay, Rona Serozan, İlber Ortaylı, İdris Küçükömer, Bahri Savcı, Baskın Oran…

YAKIN TARİHTEN BAZI ÖRNEKLER:

Günümüzde en çok tartışılan konulardan biri de artık her
köşe başına açılan üniversitelerdir. YÖK istatistiklerine göre Türkiye’de 129 devlet, 73 vakıf ve bunlara ek olarak 5 vakıf meslek yüksekokulu bulunmaktadır.25 Ayrıca bazı fakültelere giriş barajının da düşük olması yüzünden,26 gelir durumu yüksek olan ailelerin öğrencileri hukuk, tıp gibi fakültelere yerleşebiliyorlar.


Üniversitelerin Bölünmesi: 2018 yılında gündeme gelen7141 sayılı “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’’ ile İstanbul, Gazi, İnönü, Anadolu, Selçuk, Erciyes üniversitelerinin de bulunduğu 13 üniversite bölündü ve 20 yeni üniversite kuruldu. Yasaya göre bu üniversiteler bölünerek 16 yeni devlet üniversitesi kuruldu. Ayrıca bu üniversitelere ek olarak 4 yeni vakıf üniversitesi kuruldu.27
Bu kanun ile İstanbul Üniversitesi, bölünerek yerine İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi kurulmak isteniyordu. Ancak, kanun henüz tasarı aşamasındayken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri ‘’ Cerrahpaşa’yı köklerinden ayırma’’ diyerek direnişe geçtiler.28 Bu direnişe diğer birçok üniversite öğrencisi ve akademisyenlerden de destek geldi. Ancak tüm bu direnişlere rağmen Cumhurbaşkanı kanunu onaylayarak yürürlüğe soktu. Nihayetinde, kanun tasarısında bir değişiklik yapılarak(!) İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa adında yeni bir üniversite kuruldu.
Peki bu kanuna ne gerek vardı? Günümüzde üniversite rektörleri, cumhurbaşkanının atamasıyla göreve geliyorlar. Bu da bize gösteriyor ki, yeni kurulan üniversiteler iktidarın üniversiteler
üzerindeki yetkisini artırmaya yönelik bir hamledir.


Bir ‘’Sivil Ölüm’’ Örneği: Barış İçin Akademisyenler: Sivil Ölüm kavramının anlamına bakıldığında, ‘’hükümete karşı işlenen bir suç sebebiyle, kişinin vatandaşlık, yasal haklarının bir kısmının ya da tamamının elinden alınması’’ demek olduğu görülüyor.29 Ölüme bırakmanın toplumdaki en temel karşılıkları toplum içinde damgalanma ve toplumdan dışlanma pratikleridir.

11 Ocak 2016 tarihinde Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından yayınlanan ‘’Bu Suça Ortak Olmayacağız’’ adlı bir bildiri yayımlandı.30 Yayımlandığı ilk günden beri hükümet tarafından bir hedef tahtası haline getirildiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Ocak tarihli konuşmasında barış akademisyenlerinin ihanet içerisinde olduklarını ve ‘’Sözde akademisyenlerin haddini bilmesi lazım’’ dedi.31

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe girişiminden sonra tüm Türkiye çapında Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. Bu tarihten sonra Türkiye’de kamu çalışanları arasında büyük bir tasfiye başladı.

“Bu suça ortak olmayacağız!” metni bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurulduğundan beri bu metnin imzacısı olan 2000’i aşkın akademisyenin yüzlercesi işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, başka yerlerde iş bulmaları engellendi, bulundukları yerellerde tehdit edilip saldırıya uğradılar, defalarca karakola çağrıldılar, bu hak ihlallerine dikkat çekmek için bir basın bildirisi okuyan dördü tutuklandı, yüzlercesi KHK’lerle kamu hizmetinden men edildi ve nihayetinde hepsine birden bireysel davalar açıldı. İmzadan sonra AKP taraftarı gazetecilerin önerdiği gibi imzacılar, hükümet, YÖK ve üniversite rektörlüğü iş birliğiyle “sivil ölüme” mahkum edildiler.

İhraç edilen akademisyenler yalnızca kamuda değil, özel sektör üzerinde oluşturulan iktidar baskısı ile özel sektörde de çalışma hakların men edildiler. Örneğin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter’in avukatlık yapabilmek için Ankara Barosu’na yaptığı stajyer avukatlık başvurusu ‘’KHK ile ihraç edildiği’’ gerekçesiyle reddedildi.32 İşinden edildikten sonra kamu veya özel sektörde iş bulamayan birçok akademisyen, güvencesiz ve kayıt dışı çalışmak zorunda kalmıştır. Örneğin, Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ndeki görevinden KHK ile ihraç edilen akademisyen Orhan Kaya, güvencesiz bir biçimde inşaatta çalışmaya başladı.33
Bahsetmemiz gereken bir diğer husus da, ‘’terör örgütü propagandası yapmak’’ suçu ile açılan ceza davaları aracılığıyla, Prof. Dr. Füsun Üstel ve Doç. Dr. Tuna Altınel’in hapis cezasına mahkum edilmeleridir. Yukarıda bahsedilen isimler ve haberler, Barış Akademisyenlerinin yaşadıklarından sadece birkaç tanesidir.34

Nitekim, 26 Temmuz 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenleri Davası’nda İnsan Hakları İhlali olduğuna kanaat getirmiştir.35

SONUÇ YERİNE:

Bir üniversite öğrencisi olarak Türkiye’de üniversite özerkliği ve öğrenci
olayları her zaman ilgimi çekmiştir. Yukarıda bahsettiğim yazıda çok detaylı olmasa da araştırdığım ve bildiğim olayları, gelişim sürecinden elimden geldiğince bahsetmeye çalıştım.

Yazım için araştırma yaparken fark ettim ki, üniversiteler Türkiye’de her zaman siyasetin içinde olmuştur. Türk siyasi tarihinde 1960’larda muhalefetin kalesi olan üniversiteler, 70 ve özellikle 80 sonrası dönemde ise özerkliği elinden alınarak iktidarın bir aygıtı haline getirilmeye çalışılmıştır.

Üniversiteler, iktidarın savunuculuğunu yapan değil; bilimin üretilmesi ve araştırmaların yapılması, yeni araştırmacılar yetiştirilmesi ve kendine ait bir kültürün oluşturulması gereken yerlerdir.
Eğer yazımda biraz da olsa konuya ilgi uyandırabildiysem ne mutlu. Daha özgür bir akademi dileğiyle!

DİPNOTLAR

  1. Üniversitenin tarihsel kökenlerini ararken, eğer bunu Batı’dan temel alırsak Platon’un Akademisi’ne; şayet Doğu’dan alırsak medrese kültürüne dayandırabiliriz.
  2. Yaygın görüşe göre Türkiye’nin ilk üniversitesi, temelleri 1453 yılına dayandırılan İstanbul Üniversitesi’dir. Celal Şengör’e göre, bu üniversite Batılı anlamda bir okul olmadığı ve medrese tarzı bir eğitim kurumu olduğu için tam olarak üniversite denemez. Şengör, Türkiye’de Batılı anlamda ilk eğitim kurumu olarak İTÜ’yü göstermektedir. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201905021038921324-prof-sengor-istanbul-universitesi-1453te-kurulmamistir/
  3. Taner Timur, Toplumsal Değişme ve Üniversiteler; aktaran Bingöl
  4. Kazım Nami Duru, Cumhuriyet Terbiyesi, Ülkü Dergisi, Ekim 133, s. 200-204; aktaran Bingöl
  5. Bilge Bingöl, Üniversite Özerkliği, s.64
  6. Bu isim 1981 yılındaki 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile kaldırılmış ve yerine araştırma görevliliği kavramı getirilmiştir. Araştırma görevliliği ile asistanlık kavramı aynı şey değildir. Araştırma görevliliği daha çok lisansüstü öğrenciliğini ifade etmektedir. Bingöl, s. 65
  7. Hatta üniversite sözcüğü için dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, ‘’Bilgitay’’ sözcüğünü önermiştir.
  8. O dönemler Edebiyat Fakültesi’nde asistan olarak görev yapan Niyazi Berkes, anılarında bu profesörlerin bazılarından ve üniversite içi çekişmelerden bahsetmiştir. Bkz: Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar
  9. Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s. 295
  10. Afet İnan, age. ss. 304-308
  11. 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu m.1 ‘’Üniversiteler fakültelerden, enstitü, okul ve bilimsel kurumlardan oluşmuş özerkliği ve tüzelkişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleridir Her üniversitenin genel özerkliği ve tüzelkişiliği içinde, o üniversiteyi oluşturan fakülteler de, bu kanun hükümlerine göre bilim ve yönetim özerkliğine ve tüzelkişiliğe sahiptirler.’’
  12. Sürecin detaylı anlatımı için bkz: Berkes, Unutulan Yıllar, ss. 397-481
  13. Emin Alper, Jakobenlerden Devrimcilere: Türkiye’de Öğrenci Hareketlerinin Dinamikleri 1960-1971, s.110 ‘’Öyle ki, cumhuriyet döneminin asıl amacı, ilk önce esas olarak milliyetçi amaçlar doğrultusunda kitlelere okuma yazma öğretmek ve ikinci olarak ulusal kalkınma için üretken iş gücü üretmekti.’’
  14. 1960’lı yılarda yükseköğretime artan talep üniversiteye giriş açısından bir darboğaz yaratmaya başladı. 1962 yılında üniversiteler kendi öğrencilerini seçmek üzere sınav yapmaya başladı. Öte yandan ilk merkezi sınav 1974 yılında yapıldı. ;age. s.116
  15. ODTÜ, kendi kanununa sahip, Amerikan modeli bir üniversite olarak kurulmuştur. Diğer üniversiteler ise, Kara Avrupası Üniversite modelindedir. ODTÜ öğretim üyeleri, Amerikan modelindeki gibi yıllık sözleşmelere göre ders verirler.
  16. 28 Nisan’da Beyazıt Meydanı’nda öğrenci hareketleri sırasında, bir polisin açtığı ateşle İÜ Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz hayatını kaybetmiştir. Ayrıca bu olaylarda, İÜ’nün seçimle göreve gelmiş ilk rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar da tartaklanmış ve zorla polis aracına bindirilmiştir. Bu olaylardan sonra İstanbul Üniversitesi 3 gün tatil edilmiştir. (Cumhuriyet gazetesi 29.04.1960) Ayrıca bu yıllarda üniversiteler ve öğrenci hareketleri, sık sık gazetelerin ilk sayfalarında yer alıyorlardı.
  17. İstanbul’dan sonra, Ankara’da da Demokrat Parti aleyhtarı öğrenciler Kızılay’da protesto başlatmıştır. Öğrenciler arasında ‘’555K’’ parolasına sahip eylem, adını 5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay’da gerçekleşmesinden almıştır. Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır. ‘’ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.’’-Cemal Süreya, 555K
  18. 1960 değişiklerinden 1973 değişikliğine kadarki dönem ve üniversite özerkliğinin detaylı anlatımı için bkz: Bingöl, Üniversite Özerkliği, ss. 79-90
  19. 1971 Anayasa değişikliklerinde bu hüküm kaldırılmıştır.
  20. Alper, s.191 Bu öğretim üyelerinden bazıları; Ali Fuat Başgil, Tarık Zafer Tunaya, Takiyettin Mengüşoğlu, Mina Urgan, Sabahattin Eyüboğlu, Haldun Taner, İsmet Giritli, Orhan Duru, Halet Çambel… Bu dönemde yaşadıklarını anılarında anlatan bkz: Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları
  21. Öğrenciler ve polis arasındaki gerilim, 17 Temmuz 1968 tarihinde İTÜ öğrenci yurtlarında yaşanan olaylar ve 21 İTÜ öğrencisi Vedat Demircioğlu’nun hayatını kaybetmesinden sonra daha da artmıştır.
  22. Alper, age. Bu dönemde öğrenciler tarafından kampüsler ele geçirilmeye başlanmış, çatışmalarda silah kullanımı (bıçak, molotof kokteyli vs.) artmıştır. Artan şiddet olaylarından dolayı polis ve ordu, üniversite özerkliğine aykırılığına rağmen üniversite senatolarınca kampüslerde arama yapmaya başlamıştır. Öyle ki sınavlara bile polis kuvvetleri eşliğinde girilmeye başlanmıştır.
  23. Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, s.97
  24. Bingöl, s. 97
  25. https://istatistik.yok.gov.tr/
  26. Son YKS giriş barajları: Hukuk Fak:190.000, Tıp Fak: 50.00, Mühendislik Fak: 300.000, Mimarlık Fak: 250.000
  27. Tepkiler Sonuç Vermedi: 13 Üniversitenin Bölünmesi Kararı TBMM’de kabul edildi, Cumhuriyet https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tepkiler-sonuc-vermedi-13-universitenin-bolunmesi-karari-tbmmde-kabul-edildi-971372
  28. İstanbul Üniversitesi’nde Bölünmesi Protestosu, Cumhuriyet https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/istanbul-universitesinde-bolunme-protestosu-tarihsel-bir-hata-964726
  29. Civil Death, Wikipedia https://en.wikipedia.org/wiki/Civil_death
  30. Metnin tamamı için bkz. https://barisicinakademisyenler.net/node/62
  31. Erdoğan: Sözde akademisyenlerin haddini bilmesi gerek, BBC https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160111_erdogan_akademisyen_aciklama
  32. Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran: Kararımız Kanunidir, Bianet https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/03/08/ankara-barosu-baskani-hakan-canduran-kararimiz-kanunidir
  33. KHK’yla ihraç edilen akademisyen inşaatta çalışmaya başladı: Emek vermekten asla vazgeçmeyeceğiz!, T24 https://t24.com.tr/haber/khkyla-ihrac-edilen-akademisyen-insaatta-calismaya-basladi-emek-vermekten-asla-vazgecmeyecegiz,685068
  34. Füsun Üstel ve Tuna Altınel Serbest Bırakılsın, Bianet https://bianet.org/bianet/insan-haklari/210349-fusun-ustel-ve-tuna-altinel-serbest-birakilsin
  35. Anayasa Mahkemesi’nin barış akademisyenlere karşı insan hakları ihlali olduğunu belirttiği karar: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17635

KAYNAKÇA

+6

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir